29 Mart 2018 Perşembe

mor salkım

işte o salkımlar ksjdkjd ışık berbat olduğu için iğrenç çıktı ama
güzel ve canlı bi renkleri vardı aslında
bugün okuldan eve giderken genelde gitmediğim bir yoldan gittim. yol çitliydi ve bir köşesinde visterya ya da mor salkım denilen sarmaşıklar çiçeklenmişti. boyumun uzandığı bir tanesini kopardım, genelde bunu yapmam çiçeğin dalında güzel olduğuna inanarak ama bugün pek düşünmeden, yorgun kafayla bir salkım kopardım, çiçekleri daha tam açmamıştı. yolun devamında, ana yola çıkarkenki çimlerin üstünde iki koparılmış salkım daha vardı, onların çiçeklerinin çoğu açmıştı, onları da yanıma aldım. bunların hiç birinin çok mantıklı bir açıklaması yok, kokuları da çok güzel değildir ama renkleri güzeldir, muhtemelen o yüzden elimde 3 ince visterya salkımıyla (?) yürüdüm, dolmuşa bindim ve eve gittim. visteryaları su dolu bir bardağa koymayı düşündüm ama odam apartman boşluğuna bakıyor ve güneş almıyordu, yani bu yersiz bir çaba olurdu. sonra annemin bana sürpriz olarak aldığı mor ahşap kapaklı defteri hatırladım. kitaptan kutu yapılıyorsa defterden de yapılır diye düşünüp tam o anda o defteri kutu yapmaya karar verdim çünkü kapakları buna çok uygundu ve yeterince defterim vardı. ama o anda kutuyu yapamazdım, ben de çiçekleri koparıp defterin kapağını kapattım, üstüne 3-4 kitap koydum, haftasonu kutuyu yaparsam visterya çiçekleri orada kuruyacak. tüm bunları yaşarken ve yazarken aklıma başka bir şey de geldi, bu eylemi yapmamın manasızlığı ve çaresiz bir romantik olduğum gerçeği. çaresiz bir romantik dediysem, aklınıza romantik komedi ve ryan gosling hayranı biri gelmesin, gerçi lost river filmini çok beğenmiştim kendisinin. benim asıl anladığım dünyanın tüm kötülüğüne karşı koyamayan ama kalan bir kaç güzelliğe de sıkıca sarılan biri. hayat aslında gayet anlamsız ama ben onu anlamlı hale getirmeye çalışıyorum, umudum da var. tinder'da aşkı arayan biri gibi, bana söylenenden çok da çıkmamışım, kurallar dışında değilim (bazı şeyler haricinde) ama insanlığın geri kalanı için bu alışılmamış, tuhaf.

çok gereksiz ve saçma konuşuyorum değil mi?
bunlar yalnızlığın getirdikleri. kimsenin ve hiç bir şeyin doyuramayacağı bir yalnızlık.

18 Şubat 2018 Pazar

22

Yıllar yıllar önce nasıl bir yetişkin olacağım hakkında çok fazla fikrim vardı, bu konuda çok fazla hayal kurmuştum. Bir kere çoktan zayıflamış olacaktım, güzel olacaktım, dişlerim artık çarpık olmayacaktı. Upuzun saçlarım ve bir sevgilim olacaktı. Her şeyi yerli yerine oturtmuş olacaktım ve süüpppper giyinecektim.

Gerçek biraz farklı oldu.

Hala vermem gereken 20 küsür kilo var, tel taktıramadım ve bu saatten sonra taktıracak parayı da bulabileceğimi sanmıyorum. Çok güzel olduğumu düşünmüyorum, insanlar da beni güzel bulmuyor, ama bu bence benim kendimi nasıl anladığımla alakalı. Yemekle ve özgüvenimle alakalı sorunlarım olduğunu düşünüyorum ama bunları çözecek ne param ne de zamanım var. Bazen sadece zamanı geçirmek için yaşıyorum, bazen saniyelerin geçmemesini diliyorum, bence hayat bunların toplamı, çünkü gereksiz pazarlar olmasa, cuma ve cumartesiye bu kadar büyük bir anlam yüklemezdik sanayi devrimi sonrası tüketim toplumu olarak. Yani iyiyi bilmek için kötüden geçmemiz gerek. Ben aslında ne demeye çalışıyorum? Bundan tam bir ay 7 gün önce 22 yaşıma girdim. Genelde batı kültürüyle haşır neşir olmuş bir insan için yetişkinlik eşikleri 16, 18 ve 21'dir. 16'yken kafam o kadar karışıktı ki hem dibine kadar yaşamak hem de hiç bir şey yapmamak ve yemek yerken boğularak ölmek istiyordum. 18'ken öfkeli ve sarsılmıştım, damarlarımda kanla karışık hırs akıyordu. 21'ken yani geçen sene atacağım bazı adımları biliyordum, bunun getirdiği bir mutluluk vardı, bazı şeyleri kafamda çözmüştüm, çözemediğim ve asla çözemediğim bazı şeyleri de mutluluk hapının etkisiyle unutmayı ve boşvermeyi seçmiştim. Bu üç eşikte de yetişkin hissetmemiştim, şu an da hissetmiyorum. Çocukken bana çok olgunsun derlerdi, şimdi arkadaşlarımın yanında ben çocuksu kalıyorum. Beden ve para dolayısıyla tam istediğim gibi giyinemiyorum ama fena da giyinmiyorum. Stil konusunda risk almaktan çekinmem, insanların benim hakkımda ne düşündüğünü (genelde) umursamam, bu da 22 yıl için büyük bir kazanç işte. 22 neden bu kadar önemli? Çünkü beni 16, 18 ve 21'in sarsamayacağı kadar sarstı.

Bebekliğini gördüğüm uzak kuzenim şu aralar fıstık gibi bir genç kadın. Muhtemelen bu sene üniversiteye ya da lisenin son yılına geçecek. Çocukluğum artık "şu an" değil, çok sattığı için farklı şekillerde yeniden moda olmuş nostaljik öğelerin toplamı. Kışın üniversiteden mezun olacağım, gerçi o zaman 23 olacağım ama olsun. Anneannemin annemi doğurduğu yaştayım. Hiç öyle hissetmesem de topluma göre bir yetişkinim.  18 bunun başlangıcıydı. 22 de bunun üstünün fosforlu yeşil kalemle çizilmesi demek, belki de bu yüzden bu yaşıma bir blog yazısı adadım. Hala geleceğe dair tonlarla hayalim ve planlarım var, ama her şey giderek daha sınırlılaşıyor. 6 yaşımdayken dilediğim gibi hem aktris hem de bilim insanı olamam, ama 22 yaşımda akademisyenliğe giden yolda ilerlemeyi isterken hobi olarak da drag queenliğe el atmayı düşünebilirim. Ne de olsa yetişkinlik sorumluluk almaktan ibaret, tıpkı annesi çocuğa "hayır daha zamanı gelmedi" derken benim senenin ilk dondurmasını yemeye karar vermem gibi.

12 Kasım 2017 Pazar

erasmus günlükleri 7: berlin çocuğuyum her yerde si

5 ayımı Doğu Almanya'nın en tırt şehrinde, bir Yozgat'ında bir Kırıkkale'sinde geçirdim, canım ülkeme saygımla geldim, post-erasmus sonrası depresyonumsu bile geçirdim, herkese de görgüsüz gibi anlattım (zavallı blog okuyucularım hariç kdhdkdjd, nolur vurmayın gerizekalı olduğumun ben de farkındayım) ve geriye baktığımda en çok özlediğim yer Berlin. Bu yazıya "seyahat yazısı" etiketini koyarken bile garipsedim, çünkü ben çoktan Berlin'i benimsemiştim, genelde büyük umutlar beslediğiniz bir yeri/kişiyi/kurumu/kuruluşu görünce hayal kırıklığınız da o kadar büyük olur ya, bende öyle olmadı. Sokak köpeğini severcesine, ben sidik kokan metro istasyonlarını, bazen çarşaf suratlı bazen snob ama genelde hipster yerlilerini, havanın genelde nemli ve yağmurlu yani çok afedersiniz sik gibi oluşunu da sevdim. Kabul ediyorum getto yerlerine çok girmedim, genelde Kreuzberg, Mitte ve Neukölln civarlarında takıldım, ama bilen bilir oraları güzel yapan da altkültürdür zaten, Berlin'in mimarisi mahvedilmiş ve ikiye bölünmüştür çünkü, güzel yüzünde kocaman bir yara izi olan, sadece siyah giyinen ve sürekli sigara içen dağınık saçlı androjen bir tiptir Berlin, soğuk görünür ama seni içine çeker. Yani en azından benim durumumda öyle oldu, yoksa Erasmus'u beraber yaptığım hiç kimse (DEVRELERİM DİYESİM GELİYOR SKDJDKDFJDK) Berlin'i beğenmedi, çoğunluk overrated buldu, benim ise gözlerimden kalpler fışkırıyordu, Münihli güzeller bana dalga geçen Umut Sarıkaya karikatürleri atıyordu, İzmir bana düşmandı Berlin sevdiğim için, ama ben vurulmuştum bir kere.

Türkçe isimli davetiye mağazasının yanındaki pubda lezbiyen partisi olmasına vurulmuştum. Batı ve doğunun arasına gecekondu diken ve 90 yaşındaki turla gelen ziyaretçilerini selamlayan Yozgatlı amcaya, onu kucaklayan bohemlere, hippilere, ibnelere ve punklara. Herkesin göründüğü gibi olmasına. Chanel mağazasının üstündeki balkondan bakarken ben gülümseyince geri gülümseyen tezgahtar ablaya, ve o mağazanın bulunduğu en ciks yerde lgbti yürüyüşü olmasına. Bangır bangır, utançtan yoksun ama vicdanına sarılarak Berlin caddelerinden geçmeye, fotoğraf çekenleri selamlamaya, yağmurun altında sırılsıklam olup akıllanmayıp hemen o gece terliklerini ödünç veren Brezilyalı kıza sonsuz teşekkür ederek dışarı çıkmak. Her şehrin gece güzel olması ama Berlin'in apayrı güzel olması, parlaması. Herkesin eğlenmesi, dans etmesi, sarhoş olması ama taciz ya da daha kötüsünün olmaması ya da başıma gelmemesi diyeyim, bir de gariptir ki çevremden Berlin'de hırsızlık olayı çok duydum ama benim başıma kendi hatam sonucu çantamı otobüste unutmam dışında hiç bir şey gelmedi, o da şehirlerarası otobüstü zaten.

Bu 5 ay boyunca 4 kere Berlin'e gittim, bir kere de Prag'a ya da Krakow'a gidebilirdim ama oralara sonra gidebilirmişim gibi geldi, bir de ilk gidişim dışında genelde alt kültür için gittim, yani gece hayatı, itlik serserilik dkfjdkfk Kaldığım şehre Berlin'den gittim zaten, sonra bir daha oy vermeye gittim ve beleş yürüyüş turuna katıldım (Alternative Berlin diye gugıllayan bulur), orada Kreuzberg'in meydanı denilebilecek, SO36'nın olduğu caddeyi hayatımda ilk defa gördüm ve kendimi evde hissettim. O gün dönüş otobüsünü kaçırdım, sonraki otobüs 4 saat sonraydı, ağladım, nerenin malı olduğumu sorguladım, komikti ama utanmadım bundan. İkinci gidişimde Almanya'nın kuzeyinde Erasmus yapan arkadaşlarımla buluşup bir hostel odası tuttuk ve şansımıza o gün ayın son cumartesisiydi, yani SO36'nın ikonik Gayhane gecesiydi. Giyindik süslendik ve mekana bir girdik, Serdar Ortaç çalıyordu! Gecenin müziği zaten Türkçe, Arapça, Yunanca, Bulgarca trash pop'tu ve ben de bilerek ve isteyerek gitmiştim ama Avrupa'nın ortasında 2000ler Türkçe pop duymak yine de garip kaçtı, arkadaşlarımdan birinin oda arkadaşı zavallı Koreli kız hayatının en büyük şoklarından birini yaşadı, ben hayatımda ilk defa gece 3'e kadar bir mekanda kaldım, sonra bu rekorumun üstüne de çıkacaktım ve bu yine Berlin'de olacaktı skfhdj Ertesi gün 1 Mayıs'tı ve arkadaşlarım sabahtan yola çıkmışlardı benim ise öğleye kadar zamanım vardı, ben de Doğu Almanya Müzesi'nin yolunu tuttum ve çok eğlendim, bu yazının seyahat tavsiyesi de bu olsun. Doğu Almanya Müzesi'ne gidin, o asansöre binin, Ikea mağazası gibiydi mübarek... Çantamı şehirlerarası otobüste unutarak dev bir mallığa imza attıktan bir hafta sonra Berlin'in en ünlü gay kulüplerinden birinde Eurovision yayını yapılacaktı ve Erasmus devrelerimden biri (kdhfkdhfjkdjkkf) de Eurovision hayranı çıkmıştı, yemekhanede planlar yapıldı ve bir gün içerisinde biletten kalacak yere her şeyi ayarlamıştık, ilk kez kendi gözlerimle bir drag queen gördüm, yanında twink sevgilisiyle gelmiş İsveçli bir dayıyla ve septum piercingli bir adamla kanka oldum. En son Christopher Street Day yani lgbti yürüyüşü için gittim, bombok geçen bir sınav sonrası önce aynı hostel odasında kaldığımız rockstar tribindeki Amerikalıyla, sonra son anda varlığını öğrendiğim lezbiyen partisindeki şirin butch Avusturalyalı ablayla tanıştım, çok hoşsohbet insanlardı ikisi de. Olaysız geçen bir cumadan sonra donuma kadar ıslandığım yürüyüş günü, ve hayatımın en değişik gecesi. Daha önce gitmediğim daha alternatif/goth bir kulübe gitmeyi tercih ettim, pantolonum ıslandığı için eşofman altıyla gittim, ayaklarımda hostel odasında o gün tanıştığım Brezilyalı kızın ödünç verdiği flip floplar, makyaj çantamı kaybettim makyaj yapamıyorum of rezillik dkhfkdjdk Ama bünye ergen, delikanlı, sefayı anca burada sürebilir, durdu mu, durmadı. Gittim kulübe, e hormonlar da var tabii insanlar da güzel, kaynaşma çalışmaları başladı hafiften. 180 boylarında, bebek suratlı, sarı uzun saçlı bir herife yaklaştım, o da bir şey demedi, ilk başta 30 yaşında sonrasında ise gay olduğunu öğrendim, tekrar nerenin malı olduğumu sorguladıktan sonra konuşmaya devam ettik. Yediği dayaktan dolayı burnunun plastik olduğunu, Prag doğumlu olduğunu ama dağlardaki kulübeyi şehire tercih ettiğini, dj olmasının yanısıra resim yaptığını, aşık olmak istediğini ama fazla hassas olduğunu anlattı bana, onu olmayan evime götürüp iyice sarhoş olup dertleşirken yerde sızmak istedim. Hostele döndüğümde gün ağarmıştı. Prag'a gitme planlarım suya düşmüştü, onu bir daha göremedim ama yaşıyla orantısız yüzünü ve çirkin dünyaya meydan okuyan bebek kalbini aklıma kazıdım, onun için en iyisini diledim ve yine yol gözüktü...

Oradayken kaldığım yere Berlin'den gelip gittiğini öğrendiğim biricik hocama sormuştum, Berlin'de yüksek lisans yapma durumum ve şansım olur mu diye, üniversitelerin çok seçici olmadığını, kaldığım yerden daha pahalı olacağını (tabii ki) ama istiyorsam denemem gerektiğini söyledi. Dediklerini kulak arkası etmedim, daha bir sene var mezun olmama ama üniversiteyi de yüksek lisans yapacağım alanı da buldum, bir şeyi çok istediğimde o şey gerçeküstü değilse kendimi otobanda saatte 200 kilometreyle giderek şartlarım, çarparsam öleceğim kesinmiş gibi, öyle oldu şu an. Şartladım kendimi, notlarıma ve kendime odaklanıyorum, tek başıma yaşayacağım küçük apartman dairesinin, sahipleneceğim köpek Bo'nun, seveceğim insanların ve özgürlüğün hayalini kurarak yaşıyorum. Çok uzun ve resimsiz mesimsiz saçma sapan bir yazı oldu, kesinlikle çok geç yazıldı, lütfen beni affedin, ve hayallere inanın çünkü gerçek olmaya o kadar da uzak değildirler.

11 Kasım 2017 Cumartesi

erasmus günlükleri 6: amsterDAMN KAPANIŞ

beni takip eden 5 kişiye özür editi: bu yazıyı ikincisiyle aynı gün yazmıştım ama tamamlayamadım, sonra erasmus bitti ben de bittim zaten, ama hepsini yazıcam söz yapıcam bunu dkhfjkd 

Gece hostele giden otobüsü kaçırmamak için verilen özel uğraş, aşırı yakışıklı uzun beyler, cepte kalan para miktarının giderek azalması falan feşmekan derken 3 günlük Amsterdam gezimde sona yaklaşıyorduk ve ben hala müzeleri tavaf etmemiş, Vincent'çiğimin eteğine yüz sürmemiştim, iamsterdam kartına 70 küsür euroyu boşu boşuna mı vermiştim????? Pazartesi sabahın köründe uyandım, en rahat kıyafetlerimi giydim, hostelde ücretsiz kahvaltı yaptıktan (hostelin en iyi tarafı buydu) sonra merkeze giden tramvaya atladım ve kendime çizdiğim rotanın ilk adresi olan Van Gogh Müzesi'ne vardım, bu 3 partlık dev yazı serisinde işinize yarayacak sayılı cümlelerden biri geliyor şimdi, Van Gogh Müzesi genelde modern sanat eserlerinin sergilendiği Stedelijk ve Amsterdam'ın devasa sanat müzesi Rijksmuseum'a yürüme mesafesinde, yani sanata meraklıysanız Van Gogh veya Stedelijk Müzesi'nden (ikisi yanyana) başlayarak oradan Rijksmuseum'a devam etmeniz yerinde olacaktır. Van Gogh müzesinde karta rağmen sıra bekledim, belki de her gezi sitesinde SABAH 9-10 GİBİ GİDİN yazdığı için olabilir skdjdk müzede inanılmaz bir düzen vardı ve çalışanlar çok güler yüzlüydü, tablete benzeyen audiobook'umu aldım ve başladım gezmeye. Çok kalabalıktı müze ama herşeye rağmen eğlenceliydi, bazı tabloların yanında restorasyon sürecini gösteren interaktif tabletler de vardı, müzedeki çocuklarla onları kullanmak için kapıştık dkfhdkf gezdikçe Vincent'a (amcamın oğluymuşçasına ilk ismiyle hitap etmem jhfkd) olan aşkım kabardı, dinle sanat arasında kurduğu bağlantıya, ailesine özellikle erkek kardeşine verdiği öneme ve önyargılardan uzak bir hayat sürmesine bayıldım, ölüm şekline çok çok çok çok üzüldüm, bir de Yıldızlı Gece'yi göremememe... bu arada tabloyu sorunca aq kültürsüzü dercesine gülümseyerek "o New York'ta yaa" diyen müze görevlisi abi, kalbimdesin... Bir saat filan sürdü ilk müze gezim, sonrasında karşıdaki marketten aldığım ama soğanlı olduğunu bilmediğim tartı tıkındım ve ağız kokum için tüm Amsterdam halkından özür dileyerek cumartesi tanıştığım liseli oğlanın tavsiyesi üzerine Stedelijk'ın yolunu tuttum, orası da karta dahildi, iyi ki de tutmuşum.
 






işte o peluş
Müzede genelde modern sanat eserlerine rastladım, aklımda en çok kalanlar Rineke Dijkstra'nın genç insanları çok basit ancak çok göz alıcı bir şekilde fotoğrafladığı sergi ve Nalini Malani'in Transagressions kısmına ayrılmış bölümdü, özellikle Dijkstra'nın hazırladığı bir video\kısa filmin beyaz peluş halılı, ayakkabısız giremediğiniz bir salonda oynatılması çok güzel bir mola oldu benim için, neden buna ağırlık verdim ben de anlamadım ama güzel bir detaydı dlkfdkfj peluş çok rahattı skfdc Stedelijk devasa bir müze ama keşfetmesi çok eğlenceliydi, tek sıkıntım zamanımın az olmasıydı, gezmek istediğim bir sürü yer vardı ama öğleden sonra olmuştu bile, ben de Rijksmuseum'un yolunu tuttum, kart indirimli giriş fiyatının 15 euro olduğunu bilmeden... Ha buna değer miydi,  Rönesans'tan bugüne devasa bir koleksiyonu olan bir müze, tabii ki değerdi! Rembrandt'ın Night Watch'ını kendi gözlerimle gördüm, Night Watch'ı izleyen binlerce turistle de olsa gördüm, bir de eserlerin yanında yamacında audiobook alamayan fakirler için bakıp sonradan yerine geri koyabileceğiniz açıklayıcı karton tablolar vardı, onları da okuya okuya gittiğim için 10 küsür müze gezme planım suya düştü, Rijksmuseum'dan çıktığımda yetişebileceğim tek yer önünde lokma dağıtıyolarmışçasına bir kuyruk olan Anne Frank'in eviydi, karta dahil değildi ama gözden çıkardım ve iyi ki de çıkarmışım, çünkü tur sonrası ağlamamak için kendimi zor tuttum, önyargısızlığın önemini anladım, dayak yemiş gibiydim hostele dönüş yolunda. Gece için planım yoktu, sözde hostelde uyuyacaktım ve 9 saatlik geri dönüş yolculuğu için enerji toplayacaktım, zaten yarın erken kalkmam gerekiyordu... O sırada Erasmus yapmakta olan üniversitedeki en yakın arkadaşımın da Amsterdam'da olduğunu gece 11 gibi öğrendim ve o saatte ne bok yemeye bilmiyorum ama onların kaldığı Red Light District'teki hostele gittim. Sonrasında gece otobüsünü kaçırdım, panikledim, taksiye de para vermek istemedim ama yapacak bir şey yoktu, ertesi sabah geldiğimden beri ilk defa hava kötüleşti, ben de hostelin oradaki şok'umsu alışveriş merkezinden aldığım piskivitleri tıkına tıkına ostdoyçland canı beni'nin yolunu tuttum. 

28 Temmuz 2017 Cuma

erasmus günlükleri 5: amsterDAMN part 2

yıllar sonra gelen devam yazısı
Nerede kalmıştık? En son çeyrek akıllı kahramanımız nikizort pek ucuz olmamakla beraber merkeze toplu taşımayla 30 dk olan hostelde dinleniyordu... Saat 5 gibi hiç bir müzeye yetişemeyeceğimin bilincinde merkeze doğru yola çıktım, nerede indiğimi hatırlamıyorum (Dam'dı sanırım) ama Anne Frank Evi'ne çok yakındı, milletin oturup dinlendiği meydan tarzı bir alan, karşısında ise ünlü kanallardan biri... Hostelin yanındaki süpermarketten aldığım poğaçamsıyı ve kolayı tıkındım ve gelen geçeni izledim, içim huzur doldu, herşey süpermiş hissine kapıldım, gerçi orada geçirdiğim 3 gün boyunca bu his benimle beraberdi (aslında 4 gün ama sonuncusu otobüste geçtiği için saymıyorum dkfjdk) her neyse biraz gezip hostele geri döndüm çünkü zamanımı tam ayarlayamasam da sekizde merkezdeki bir gay bar'da Rupaul's Drag Race bölümü gösterimi vardı ve genelde odamda tek başıma bolca abur cuburla izlediğim bu şovu tıklım tıkış bir barda elimde birayla izlemek harika olacaktı, oldu da ancak makyajımı yetiştiremediğim için geç kalmasam daha harika olacaktı dkfhdkfj Bölüm ben geldikten 30 dk sonra bitti dljfldk ben de bölümden sonra herkesin İngilizce bildiği bu diyarlarda small talk vesilesiyle buranın yerlisi dört tane liseliyle tanıştım (Almanya'da bazı yerlere giriş sınırı 16, sanırım bu kural Hollanda'da da geçerli), çok sevdim onları ve çok imrendim onlara, civardaki mekdanısa gittik, onlar oradan evlerine geçtiler, ben de tam yerindeyim öyleyse sabbahe kadar dans dans dans diyerekten barın tam yanındaki kulüp Nyx'e geçtim. Müzik harikaydı, herkes dans sayesinde kaynaşıyordu ama öyle tıklım tıkış bir mekanda Türkiye'de gerçekleşecek olan hiçbir senaryo (hırsızlık, taciz vb.) olmadı, buna Berlin hakkında yazacağım yazıda da değineceğim, Avrupa'da şaşırdığım ve sevindiğim şeylerden biri, insanların sadece eğlenmeyi bilmesi değil kimseyi rahatsız etmeden eğlenmeyi bilmesi. 2.30 gibi çıktım mekandan, hostele giden tramvay\otobüs bulmaya çalışırken internetim olmayınca (önceden skrinşat yapıp atılan google maps verileri bir yere kadar işe yarıyor) biraz kayboldum ama sora sora otobüsü buldum, son gecemde o kadar şanslı olmayacak, bir saat arayla gelen otobüsü kaçıracak ve taksiye ağlaya ağlaya 16 euro verecektim... yazının tek gezi tavsiyesi: Amsterdam'a gidiyorsanız merkezde kalın. ay neyse dkhfkd cumartesi gayet gayyy bir şekilde geçtikten sonra pazar Rotterdam'lı bir Rammstein fanıyla buluştuk, bilmediğim şey çocuğun sırf benim için ilk defa Amsterdam'a geldiğiydi, Allahtan çocukla bayağı eğlendik, zahmete değdi fljfldn kendisi söyledi çok eğlendiğini yani dkfjfk bir öğleden sonra da öyle Dam tarafında muhabbet edip oyalanarak geçti, akşamüstü oğlanı uğurladım, iamsterdam kartına o kadar para verdim bir kanal turu sefası yapayım dedim, kartı aldığıma sevindiğim nadir anlardan
 biriydi, bayağı eğlendim, şoför "çok genç var bu turda red light district'ten geçireyim sizi" dedi, o daracık kanallardan da geçtik, güneşli havada suya yakın olmak bana çok iyi geldi. Sonra indim, Red Light District tarafına gittim, önce karta dahil olmamasına rağmen seks müzesine gittim dev penis şeklinde oturacak yer, orgazm sesleri, Marilyn Monroe'nun ve fotoğrafçısının hareketli standı filan çok eğlenceli bir mekandı benim gibi hala ergenlikten çıkamamış hırtolara tavsiyemdir... Sonrasında ise kendime çok param varmış gibi bir drag queen'den esinlenmiş burger ısmarladım bira eşliğinde, çok arkadaşça bir atmosferdi yemek yediğim  bar\pub, bu da ikinci gezi tavsiyem olsun, mekanın adı sanı linktedir, gidiniz, pazar birkaç kokteyl 5 euroya düşmüştü, bu da aklınızda bulunsun... Akşam kendini geceye bırakırken ben de Amsterdam'a gelmiş her turist gibi Red Light District'i gezdim, çalışan hanımlara komik yüz yaptım gülümsedim filan, bir tanesi benim ve bir grup Alman liselinin üzerine bira püskürttü, ona komik yüz de yapmamıştım, olan bana oldu... Gözlükleri temizleyip yola devam ettim, bolca yürüdüm, yine biraz kayboldum sokaklarda, ama yine hostele giden otobüsü buldum. (yazı destana dönmesin diye son günüm sonraki partta, o bu kadar gecikmiycek söz fgkf)
not: telefonum bu iki gün boyunca rezil olduğu için bu yazıya dair tek fotolar kanal turundan, affedin dkfhdk

27 Haziran 2017 Salı

erasmus günlükleri 4: amsterDAMN part 1

Avrupa'nın ortasında tek başıma geçirdiğim 3.ayı kutlamak için, haftasonuyla birleştirilmiş 4 günlük bir resmi tatil olmasını da fırsat bilerek OTOBÜSLE Leipzig'den Amsterdam'a gittim. Gidişiyle dönüşüyle kalışıyla filan geç de olsa yazılacak devasa bir maceraydı ve ben olmayan okurlarımı bu maceradan habersiz bırakmayacağım. Gidişle başlayalım.

Cuma akşamı kıvanç tatlıcıtombaktuğ'un çok daha akıllı versiyonu olan biricik hocacığımın dersinden sonra son ayarlamalarımı yaptım, orta boy bir spor çantası, laptop çantası ve minik sırt çantamla önce trene sonra da otobüse binmeye hazırdım, ancak "çok beklemiyim yav" diye mal gibi ağırdan aldım ve treni kaçırdım, sonraki tren 1,5 - 2 saat sonra geldi, kaldığım yerle Leipzig arasında da 1 saat tren mesafesi olduğu için ona göre düşünmem gerekiyordu ve otobüs biletimi gece 10'dan sabaha karşı 3'e ertelettim. Evet üç. Three. Drei. Merkez tren istasyonunda 3 saate yakın beklemek beni korkutmuyor değildi ama başka çarem yoktu, bu fırsatı da kaçırmak istemiyordum. Bu arada, ben Leipzig'e giden treni beklerken ve biletimin saatini değiştirmeye çalışırken Türk bir dayıyla karşılaştım. Adam bildiğin emmiydi, kötü bir niyeti yok gibi gözüküyordu, helal süt emmiş inek tipli bir mal olduğum ve kibarlıktan bişey diyemediğim için kaynaştık, orucunu açsın diye su verdim filan burada oruç uzun zaten skdfjkdfj Adam tren gelince yanıma oturdu ve başladı anlatmaya, fethullahçı olduğu  için hapise atmışlar, çıkınca da ilk İsviçre'ye sonra buraya ilticaya başvurmuş ve 50 küsür yaşında adam kendisini Almanya'nın doğusunda bulmuş. İşin en garip tarafı adamın tarikattan tanıdıkları olmasıydı Leipzig'de, dernekleri varmış skdfjk Adam kötü birisi değildi ama ruh halinin bozuk olduğu belliydi, üzüldüm bayağı o yaştaki bir adamın bilmediği bir ülkede yapayalnız bırakılmasına. Tren Leipzig'e geldi, helalleştik ve tren garını biraz gezdikten sonra, civarda bir olay olduğunu farkettim, sonra Amsterdam seyahatimin Leipzig'de yapılan dünyanın en büyük gotik festivali Wave Gotik Treffen'le kesiştiğini hatırladım ve açık tek yer olan Mcdonalds'a girdim... Mekan o saatte üşenmemiş makyajını yapmış, takılarını takmış, saçını allaha kadar dikmiş abilerle ablalarla doluydu. İşte o an aldığım nefes, "ŞÜKÜRLER OLSN RABBİMMMMM" diyişim filan dkjfkjfk hacca giden teyzeler aynı hislerle dolmamıştır o kadar minnet doluydum, zira Avrupa'da gotiklerin arasında olmak demek en toleranslı topluluklardan birisinin arasında olmak demektir, suratında 50 kilo makyaj olan adam size turist olduğunuz için saldırmaz, sarhoş olsa bile kimseyi rahatsız etmez, ki zaten çok kötü durumda olan tipler çok azınlıktaydı, ben de üçe kadar mekdanısta takıldım, arada otobüs durağını filan sordum sağolsun oranın yerlisi bi çocuk çok yardımcı oldu small talk filan eyledik dlfkldkf Sonra gotik\metalci İngilizce konuşan bir çiftin yanına oturdum ve konuştuk bayağı, çiftin erkek kısmı Türkiye'de çok yer gezmiş ve bayağı Türkçe küfür biliyordu sldfnkd kadın da çok nazik ama "down to earth" bir Fransızdı, 2.30 gibi müsadelerini istedim zira otobüsü kaçırmaya HİÇ Mİ HİÇ niyetim yoktu. Daha önce kaçırdın mı demeyin, Berlin'de 3 saat beklemişliğim, Dresden'de 3 kere otobüs bileti almışlığım var. Malım ben.
gidiş yolu temsili dkfjkdf duraklarla filan 8-9 saate çıkıyo, söke-bursa arası

Yağmur altında Prag'a giden birkaç öğrenciyle heyecanlı bir bekleyişten sonra otobüs gelmişti.Yine Nihat Hatipoğlu'na taş çıkartacak bir imanla şükrettim ve günah şehrine giden otobüse bindim ldkfjvfkdf anneme meraktan ölmesin diye otobüs selfiesi attım, ayı gibi uyudum, otobüs durulabilecek her yerde durdu, sabah 10 gibi SINIRI GÖRCEM diye tribe girip uyandım, sınırı gördüm de ama sadece bi tabelaydı polis de durdurmadı lskdf ve 12 buçuk gibi 2.ülkeme gelişim sona erdi ancak iamsterdam kartı alim- nerde lan bu hostel filan derken hostele girişim dördü buldu ve mutluydum ancak ölüyordum. Cumartesiydi, akşam Rupaul's Drag Race bölümü gösterimi vardı, müze gezmek istiyordum ancak zamanım yoktu, 72 saatlik karta 77 euro bayılmıştım (ulaşım dışında o kartı sadece 1 gün kullanabildim sdkfjkdf) ve açtım. Civardaki bir süpermarketten etli böreğimsi ucuz soğuk şey ve kola aldıktan sonra ilk tramvay yolculuğumu yaparken farkettim ki, hostel göçmen mahallesindeydi ve merkeze 30 dk filan uzaktı, Berlin'de bu sorun olmazdı ama Amsterdam'da nasıl olacaktı zira internete sürekli giremiyordum, bir halt bilmiyordum ve geceleri tecrübe edilecek bir şehirdi Amsterdam ancak gece ulaşımının zorluğundan haberim yoktu...

2 Haziran 2017 Cuma

erasmus günlükleri 3: 3.aya giriş ve kayboluş


6 AYIN ÜÇÜNCÜSÜNE GİRMİŞ BULUNUYORUM NASSSSILLLLL YANİ YAAA DAHA DÜN GİBİ İLK GELDİĞİMDE KAYBOLUŞUM  günler geçiyor be. bazı günler hiç bitmesin istiyorsun, bazıları ise su gibi geçsin... ama sonuçta hepsi 24 saat. aylar geçiyor, havalar ısınıyor (SONUNDA), ben ailemi özlüyorum, canım erik çekiyor, ilk geldiğimde SADECE ALMANLARLA ARKADAŞ OLUCAM TÜRKLERE TAKILMICAM demiştim ve şimdi buradaki en yakın arkadaşım türk, paralar suyunu çekiyor, aklıma kaçırdığım otobüslerin üstüne ödediğim bilet paraları ve otobüste unuttuğum sırt çantam ve sırt çantamın içindeki makyaj malzemelerim ve minnoş aksesuarlarım geliyor, aptallığıma yanıyorum ama yapacak birşey yok, yarın yine aynı firmayla amsterdam'a gideceğim, en ucuzu onlar napim. ailemden para istemek istemiyorum zaten buradaki bir akrabam kiramı ödüyor iş bulMAM LAZIM kaç yere başvurdum hiçbirinden cevap gelmedi kfhkhjg yine de başvurulara devam etmek zorundayım çünkü başka çarem yok \o/  eğer primark ve h&m'deki malezyalı çocuk işçiler tarafından yapılan ama süper gözüken şeylere bayılıyorsanız ve seyahat etmek istiyorsanız çok para lazım
                                                        para kötü birisi

amsterdam berlin'den daha pahalı. AMA DAHA GÜZEL Mİ ACABA????????????? 4 gün için kalacak yer + ulaşıma 291 euro  ödeyeceğim için bana her türlü daha güzel gelecekmiş gibi geliyor, DAHA GÜZEL OLMAK ZORUNDAYMIŞ GİBİ EHEHEHEHEH çünkü çok para verdim

                                                            para kötü birisi

neyse hostelde kaffaltı ücretsiz yazıyodu geri kalan iki öğün için de hostelin yakınındaki lidl'den eppek+çakma nutella mükemmel bi öğün gibi gözüküyor.......hem bunun sonrasında uzun süre bir yere gidecekmişim gibi gözükmüyor hem öncesinde sadece berlin'e gittim ülkeden dışarı çıkmadım yani... ama insan bir prag'a ya da krakow'a gider di mi hayır 3. ayımı olabilecek en ekstrem şekilde kutlamak zorundaydım

bu arada farkettim ki ikinci ayımı da gezerek kutlamışım hatta berlin'de doğu almanya müzesine gitmiştim müze aklımı nasıl çaldıysa dresden'de sırt çantamı unuttum ve soNUN BAŞLANGICI........ neyse iyi şeylerden sözedicem
burada herşey nispeten ucuz yani çantamın telafisi mümkün ama
bagaj kompartımanında unutulan ve unutulduğu gün form doldurulan bir çanta
nasıl 1 ay sonra hala bulunamaz
sizin allahınız yok mu

biliyorum bunları kimse okumuyor ama yorum yazacaksanız lütfen herşeyin çok güzel olacağını iş bulacağımı ve bir gün prag ve krakow'a gideceğimi yazın erasmus özel minnak bucket list'imde bir tek onlar kaldı çünkü

bir de brüksel'de arkadaşım var ve berlin'den ryanair gidiyo. italya'yı görmeyi de istiyorum ama o iş bulup bulamamama bağlı

bu üç ayda ne mi öğrendim her yerde bazı insanların iyi geri kalanının ise sinir bozucu olduklarını
alman hocaların çok fazla rahat olduğunu ve öğretmenden çok akademisyen olduklarını
burada derse girerek değil ders öncesi araştırma yaparak dersi öğrenebileceğimi (çünkü dersi öğrencilere sunum olarak anlattırıyolar genelde ve bazı derslerde öğrenciler de naptıklarını anlamıyo. sen de anlamıyosun. öyle dinleyip evine gidiyosun sınavda da çıkmıyo zaten. sınav da genelde senin sunum yaptığın konudan term paper yazman, kendi sunum konundan yazmak değilsin ama ben öyle yapıcam) yoklama da almıyolar zaten jdgdjdh
regular öğrencilerin değişim programlarıyla gelen öğrencileri takmadığını (hıh salaklar)
kendi yalnızlığımda eriyip gidebileceğimi
minnacık bir odada oluşan toz birikmesine dair bir limit bulunmadığını
temizliğe üşenerek sen eve çıkamazsın diyen akrabaları az da olsa haklı çıkardığımı

bu beyin amcıklanmasını dinlediğiniz için teşekkür ederim