20 Nisan 2017 Perşembe

erasmus günlükleri 2 - kahrol alamanya

ERASMUS GERÇEKLERİ KARŞISINDA BEN
Başlık sizi yanılmasın, gideceğim ülkeyi de şehri de bilerek ve isteyerek seçtim, ve şu an çok da mutluyum. Ama her güzelin bir kusuru, her gülün bir dikeni var, işte bu yazıda onlardan bahsedeceğim. Erasmus'a giden arkadaşlarınız çok çaba sarfettikleri, hevesinizi kırmak istemedikleri ve beyin kötü anıları sildiği için bu tarz şeyleri genelde anlatmazlar, ben hazır taze taze yaşanmışken anlatayım, okuyanlar da hazırlıklı gitsin dlfhfkj. İşte Almanya'da beni kahreden detaylar, sıralı tam liste:

1. Yurt tam takır kuru bakır idi
Buraya gelmeden önce ilk dönem evde, geri kalan zaman da özel yurtta kaldığım için bir anda sadece dolaplar, iki gözlü bir ocak ve küçük bir lavaboyla basit bir tuvalet alanı olan minnak odamı garipsemiştim. Çok piremses bir dert gibi gelebilir ama özel yurtta nevresim takımı dışında yastık yorgan vb. veriyorlardı, temizlik ve yemek de benim elime bakmıyordu sjfhdkjf burada okulun sağladığı gönüllü "student buddy"m olmasa iki gün yastıksız, yorgansız kalakalacaktım. Yastık ve yorganı kendiniz almanız gereken yerde direkt wifi beklemezsiniz herhalde. İnternetim tam 2. haftamın ortasında geldi, o da nasıl oldu anlatacağım...

2. Ölene geberene kadar evrak 
yazının ana fikrisjdşfhjfşlf
Almanya neydi... Almanya evraktı. Vizede bir ton şey getiriyorsunuz ve onların sadece beşine filan bakıp sizi stresten geberttikten sonra şengeni veriyorlar ya, işte ülkenin geri kalanı için de o geçerli. İnternetten devlet işleri yapmak, seseka durumu bakmak randevu almak filan yok, ülkenin yaşlı nüfusu çok olunca skhdkdhfj Bu sürekli yüzyüze görüşüp evrak verme meselesine bir de vatandaşına insan muamelesi yapan ülkenin standart çalışma saatleri eklenince, Türkiye'de bir gün alan şey burada üç gün sonra anca yapılabiliyor, ha Türkiye'deki gibi baştan savma, kabaca, tahammülsüz yapmıyor kimse işini. Yine de bunaltıcı olabiliyor, mesela internet dedik, burası TEEEĞĞĞĞKNİK ÜNİVERSİTE olduğu için kendi bağlantısı var ve bağlantı için çıkartmamın 1 hafta aldığı öğrenci kartı, bilgisayar işlerinden aldığım şifre ve kullanıcı adı, ayrıca da kimsenin bana anlatmadığı, sonradan zurnanın zart dediği yere gelince yurdun danışmanının gösterdiği bir form doldurmam gerekiyor, o formun da onaylanması gerekiyor ki odamdaki sokete bağlantı gelsin, ben de 6 ay için 30 euroya aldığım modemden nete girebileyim... Normalde bu işlem 2 gün alır, tabii çalışanların yerini, ofis saatlerini ve neyi ne zaman yapmanız gerektiğini biliyorsanız. Ben bilmediğim için 4 günlük resmi tatilde (Paskalya tatili) zaten arkadaşsızken bir de internetsiz kaldım, delirmenin eşiğine geldim, 3. kattan atlamamak için kendimi zor tuttum....... bi de bize tatilci derler peh.

3. Wie bitte? (TR: Ne diyon hemşerim?)
ama burda hep gerizekalıyım :\
Buraya gelmeden önce Almanca bilginiz kısıtlıysa, en çok kuracağınız cümle bu olacak. Şanslıysanız kasiyerler, memurlar ve hatta üniversitedeki yemekhane görevlileri size tahammül edecekler ve bir şekilde anlaşacaksınız. Ama tek kusuru 1 ay öncesinden başlaması olan Almanca kursuna yazılmadığınız için kendinize biraz söveceksiniz. Burası üniversiteye odaklı bir şehir olduğu için yabancı öğrenci çok, sadece Avrupalı değil Hintli, Pakistanlı ve bolllllca Çinliyle Koreli var, yani bu durumda olan tek ben olmadığım için kendimi mutlu hissettim, yine de aşırı basit şeyler için gugıl transleyt ihtiyacı hissetmek biraz bunaltıyor insanı, sokakta biri birşey dediğinde o anda cevap veremeyip GERİZEKALI durumuna düşmek de cabası.

4. Çok köpek gördüm, hiçbirini sevemedim...
Sıra "derdini skeyim" maddesinde. Türkiye'de parklarda, bahçelerde köpek gezdiren eli yüzü düzgün biri görürsem en kibar ifademi takınır, en nazik sesimle sorarım "Sevebilir miyim?". Ancak burada nasıl soracağımı, nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum, sanırım sokaktan geçen birinin de köpek sevmesi yaygın değil buralarda skhdkd Köpeklerin hepsi çok şirin, neredeyse hepsiyle bakışıyoruz ancak özlemle uzaklaşıyoruz birbirimizden her zaman, sahipleri de pis pis bakıyor, valla göz dikmiyorum arkadaş yoksa burada norm dışı bişey mi yaptığım? Geçen öğlen okuldan çıkarken bir nineyle dede torunlarını gezdiriyordu, torun bisiklet sürmeye çalışıyor ve 3-4 yaşında filan, yanlarından geçerken çocuğa bakıp gülümsedim, sonra bir baktım nine bana MERABANA MERABA KARDEŞŞŞŞŞ der gibi bakıyor. Sanırım ben çok ayıp ettim...

5. Buralara buralara...
Yaz günü kar yağıyor canım. Tamam abarttım yaz değil de baharda yağdı. 18 ve 19 Nisan tarihlerinde aralıklarla devasa taneler halinde karlar yağdı buralara, sonra da tşak geçer gibi güneş açtı. Almanya'nın havası, buranın Mart'ının oranın Nisan'ı olduğu bilinmeyen şey değil ama bu kadarını da beklemiyordum, ve sıkı durun hava çok da sıcak değilken hala, KISA KOLLUYLA GEZENLER görüyorum. Yav hadi evler güzel ısınıyo burda, evde gezersin de hava 4 derece, arkadaşım sen napıyorsun? Napıyorsunuz siz ya? Napıyorum ben ya sjdhkhdjdkhdj hof başı kesilmiş tavukluk halinden yeni çıktım da ben. Basit dertleri hallettim, şimdi iş arıyorum grip oldum o bitince yüzmeye de gidicem, gezmeye de gidicem YAŞIYCAM BU HAYATI...

5 Nisan 2017 Çarşamba

erasmus günlükleri 1 - ilk izlenimler\sürüngahlık


berlin uçağından inince ben
bunu sadece Başak abla istediği için yazıyorum yoksa yazmaya değer bişey yaşanmadı sljfkd
2 aya yakın bir süredir bekliyordum ve sonunda hayatımdaki en büyük değişimlerden biri gerçekleşti. Cumartesi günü 6 ayımı orada geçirmek üzere Doğu Almanya'nın pek bilinmeyen bir şehrine doğru yola çıktım. Giderken aşırı heyecanlı ve hevesliyim, gerçi hala öyleyim çünkü daha ilk haftam bile dolmadı ve resmi evrakları halletmekten ortamlara pek akamadım. Cumartesi akşamı Berlin'den otobüse binip (uçakta da otobüste de kimse yanımda yoktu, yayılarak geldim ama bu şansımın bedelini de bir güzel ödedim) şehre geldim, bir güzel kayboldum ve üniversitenin bana sağladığı gönüllü student buddy'm tarafından bulundum, o sırada da şans eseri 3 Türk kızla tanıştım, ikisi benim gibi Erasmus öğrencisi, biri ise master öğrencisi, üçü de benden erken gelmişler ve şehre alışmışlardı. Ben ise bir yetim, bir öksüz, bir küçük Emrah gibi yemek bulunacak sayılı yerlerden yemek buluyor, alışveriş listesi yapmaya çalışıyor ve sadece basit ev eşyaları (minik bir mutfak ve tuvalet, birkaç raf ve bir dolap, bir masa, bir sandalye ve bir yatak) bulunan kendime ait bir oda'da gelecek günlerin hayalini kuruyordum ve kafamda bir sürü plan yapıyordum. Bu üç günde o kızları daha yakından tanıma şansım oldu, onları fazla "party monster" bulsam da anlıyordum çünkü Türkiye'dekinden çok farklı bir ortamdaydık ve kafamızda sadece dersler olamazdı. Hepimiz insandık, insanız! Pazartesi geldiği gibi belge işleri biter bitmez alışveriş yaptım, çatal-bıçak-kaşık ve tabaklardan yoksun olmama rağmen (bana hediye ettikleri bir kupam vardı) yemek yiyebilecektim, ayrıca nevresimlerim ve basit temizlik malzemelerim de olmuştu. Bu üç günü ne wifi ne de bir kitap olmadan (çünkü MALIM) zamanı geçirmenin yollarını bulmaya çalışarak, hangi dersleri alacağıma karar vererek, eksikleri tamamlayarak ve zavallı student buddy'mle belgeler için koşuşturarak geçirdim, belgeler hala gitmedi, hala eksiklerim var ama en azından yan odadaki asosyal çocuğun wifi şifresini aldım, yani öğrenci kartımı alana, sipariş ettiğim modem gelene ve bütün bunlar birleşene kadar en azından sıkıntıdan ölmem dhfkdfjfjf Sonraki hedefim öğrenci kartımı alıp eyalet boyunca bedava tren seyahati avantajından yararlanıp haftasonunda Leipzig üzerinden Berlin'e gidip oy kullanmak, biraz da gezmek skhkd Bir boklar yedik, bir şeylere başladık, hadi bakalım. Ben iyi hissediyorum, bu yazıyı okuduysanız siz de nazar değdirmeyin İNŞALLAH DİYİN SİZİN DE OLSUNKSHFLFDFKDJKGHJFKJJGKF

Yazının sonunda benim gibi Erasmus'a gidecek kader mahkumlarına da birkaç tavsiye vermeyi unutmayayım:
1. Hibeye güvenmeyin. Yanınızda ne kadar para olursa o kadar iyi.
2. İlk hafta çok zor geçecek ama yardım istemekten çekinmeyin.
3. Gideceğiniz yeri İYİCE araştırın. Google Maps'ten filan nereye nasıl gideceğinizi indirin, offline harita uygulamalarına başvurun, 1 saat boyunca kaybolmanızı gerektirmeyecek ne varsa onu yapın.
4. Okulun muhtemelen kendi ağı vardır, ondan wifi bulmanız zor olabilir. Bağımlılığınızın farkında olun ve hayatta kalmaya çalışın...............

7 Ocak 2017 Cumartesi

Gelecek hayellerine dair ibretlik 1 liste

ben bu listeyi yaparken allah
Yarınlar yokmuş gibi stalkladığım 2 blogger'dan biri olan C.'nin 12 yaşında yaptığı gelecek hayallerine dair listeyi okurken çok eğlendim ve ben de özellikle şu sıralar umutsuzluktan toz pembe hayallerin içinde boğulurken bir "yetişkinlik listesi" yapayım dedim. Aslında gelecek çarşamba 21 olacağım için zaten yetişkinim ama NEYYYSSSE...

1. Sağlıklı olmam için gitmesi gereken 30 kiloyu SONUNDA vermek (7si gitti gibiydi bi ara ama geri gelmiş de olabilir. bilemeyiz.)

2. Berlin, Dresden, Prag ve Krakow başta olmak üzere (çünkü şu an en olası gözüken yerler bunlar eheuehue) Pinterest'te oluşturduğum gezme listemdeki tüm yerleri gezebilmek (bu daha çok bucket list tandanslı oldu ama olsun)

3. Dövme yaptırmak.

4. Hayatımın geri kalanını geçirebileceğim, "ruh eşim" diyebileceğim (ne arabesk oldu be ıyyy) tercihen sarışın, mavi gözlü ve AB vatandaşı bir kişiyle tanışabilmek. (İNŞ CNM YHA)

5. Ne ben ne de onlar ölmeden dünya gözüyle ramştayn ve depeçmöd'ü görebilmek. Allahım şu an cidden yalvarıyorum sana. Ne olur yaşansın bu ikisi.

6. Ünlü bir yazar olmak ama Elif Şafak gibi değil.

7. Bir kenara itilmiş insanlara yardımcı olmak, hayatlarına dokunmak, onlara kol kanat germek

8. Cool sayılabilecek bir kişilik sahibi olmak (İŞTE BU İMKANSIZ)

9. Drag queenliği en azından denemek

10. Teceyi kalıcı olarak terketmek. Bunu da bu sene yapmayı planlıyorum ancak çok riskli olacak ama BEN O RİKSİ ALMAYA HAZIRIM...

11. En az kız bir ovlan ve bir köpek annesi olmak. Kızın adını Leyla\Umay, ovlanın adını Kayra\Alyoşa, köpüşün adını ise Cookie koymak. Köpüşün tercihen Labrador olması, ama ardından bir pitbull da gelmeli beh. Çok eziyolar onları.

12. Berlin ya da Amsterdam'da içine bolca güneş giren ve kafama göre dekore edebileceğim bir teras katında 4.maddedeki kişiylen yaşamak. Sonra 11. maddedeki arkadaşların da dahil olması. Aslında yer çok farketmez ama metropol denilen ucubik yerleri nedense seviyorum. İst*nbul denilen gudubet olmasın da...

13. Sevdiğim bir işte kıt kanaat geçinmeyecek şekilde bir maaşla çalışmak. Şu an ellerimi göğe doğru açtım dua ediyorum çünkü işim net Allah'a kaldı. Genel olarak geçim sıkıntısı olayını artık yaşamak istemiyorum.

14. Giyimi ve modayı kendini ifade etme yollarından biri olarak gören bir KOKOŞ olarak giysilerimle kendimi daha iyi ifade etmek yani stilimi kafamdaki gibi yaşamak ki bunun için canım ülkemi terketmem gerekiyor.

15. Daha olgun, mutlu, huzurlu, zararsız, asabiyetten uzak, tatlış ama yeri geldiğinde hakkını da arayan, artık sevdiklerini üzmeyen bir insan olmak. (bayadır deniyom, en zoru bu)

Bakalım 30-40 yaşındaki ben bu listeyi okuyunca ne düşünecek *acı gülümseme*

Gökkuşağı keki, tırt konfeti ve ailecek yeni yıla giriş

ANLAYAN ANLARRRRRR :))))))
Aralığın sonunu cumaları istiklal marşı töreninin bitmesini bekleyen ilkokul çocuğu gibi bekliyordum zira tam final haftasından önce kendime 10 günlük bir izin vererek eve gidecek, günlerimi varoş tv programları ve aburcubur eşliğinde az önce verdiğim 7 kiloyu alarak geçirecektim, arada bir de yılbaşı olacaktı evet. Aynen öyle de oldu, öküzler ayılar gibi yedim, annemle ve televizyonla bol bol hasret giderdik, yılbaşının gelişine yakın da evdeki geleneksel yılbaşı kutlamamız için harekete geçtim, asıl amacım gökkuşağı pastası yapmaktı ve bu amaca ulaşmak için karlı bir Bursa akşamında açken sokak sokak dolaşmak zorunda kaldım, mavi ve dolayısıyla caağnım mor dışında her rengi buldum (gri bilem vardı) ve 25 tale ödedim, ama rezilliğim tabii ki burda bitmedi...

Tüm malzemeler hazırdı ve 31 aralık günü daha kahvaltı etmeden 2 tane eti wanted mini girmiş midemle gökkuşağı pasta yapmaya kalkıştım. Yumurtanın sarılarıyla beyazını ayırdım, ok. Kek harcını 6 farklı renge ayırdım (yeşil, sarı, turuncu, kırmızı, pembe, daha açık pembe shdkshd), o da ok. Yağlanmış kaba ilk harcı döktüm. Kaptan çıkmadı pezemek kek. Spatulayla derisini kazıdım ama çıkmadı. Yılmadım, bir daha denedim. İkincisinde de aynı hüsranı yaşadıktan ve mutfağı cehenneme çevirdikten sonra "BAŞLARIM LAN KEKİNEEEEE" diye cinnet geçirip geri kalan kek harcını da gıda boyalarını da attım. Bulaşık çıkmasın diye tavuk döner söyledim. Bulaşıkları yıkadıktan ve tavuk döneri mideye indirdikten sonra gelenek olarak 2014'ten beri canım aileme saygımla bir yılbaşı keki yaptığım için yılgınlığıma son vererek içinde sadece çikolata ve yumurta olan bir tarifi yapmaya karar verdim. Bu sefer modum süperdi, fonda Top 250 Eurovision şarkıları çalıyordu, sadece çikolatayı eritirken sarılarlan beyazları ayırdım, beyazları mikserde hızlı devirde karıştırınca pufpuf oluyo ya, işte o keke şeklini veriyo, ondan sadece iki malzeme yetiyo skdhskhdj neyse kekim başarılı oldu. Daha önceden aldığım ancak evdeki hain dış mihraklar tarafından yarısı yenilen M&M şekerlerle de üstüne tasarım harikası bir süsleme yaptım. 2016'nın bitişine yakışacak kekim hazırdı.
AL KEK. YERSİN.

 Biraz yan gelip yattım sonra baktım misafirlerimiz (yani DAYIMLAR) gelecek dedim süsleneyim. Yine 25 tale verdiğim ama bu sefer üzülmediğim SİMLİ pantolonum ve kaş kalemli kontürlü makyajımla ailenin bülent ersoyu olarak misafirlerimi karşıladım. Yengem şok'tan oğulcaazına araba (çaktırmadan bize verdi biz de ona noel babadan diye verdik), küçük yeğenine yani teyzemin oğlu olacak hırta star wars kupası, bana ise modern PATİK almıştı. Tabii ki çok sevindim zira İzmir'in soğuğunu ve o soğuğun yarattığı hastalıkları anca yaşayan bilir... Onur konuğumuz ananem, dayım, yengem, annem, öküz sevgilisi ve dayımın 5 yaşındaki oğluyla girdim yeni yıla, yani en çok istediğim insanlarla (teyzemin oğlu 10 gibi kaçtı sjdsjdh). Başlıktaki iki şeyi açıkladım ama birini unuttum, anneminki eve giderken bi tane tırt konfeti almış, hani uzun boru gibi bi şeyi açıyosun konfeti patlıyo ya o, küçük kuzenimin de çok dikkatini çekti, hatta o kadar dikkatini çekti ki birer saat aralıklarla NE ZAMAN KONFETİ PATLATÇAZ ABLA diye sordu. Bu arada belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama 2016'nın son gününde çocuk baktım, dayımın oğlu en hafif tabirle yapışkan bir arkadaş, kendi kendine oynamasını teklif ettiğinde "niye" diyecek kadar hem de. Çok şirin olduğu için aileden biri ilgileniyo ve eğer ben varsam, o kişi %110 ben oluyorum. Beni gördüğü an çocuk dünyanın geri kalanıyla ilgilenmiyor ve hayır istediği her şeyi yaptırmıyorum, hatta bazen zorla odasını filan toplatıyorum benim hatalarımı o yapmasın temiz 1 birey olsun diye... Seviyoruz birbirimizi evet.


Saatler 12'ye geldi, ben keki hazırladım, mum filan almayı unuttum tabii ki çünkü malım. O sırada anneminki zavallı konfetiyi hazırladı, evde bağıra bağıra son saniyeleri saydık, çin malı bile olamayacak konfetimizi patlattık, evin en küçüğü delirdi, rakı sofrası olduğu için keki sadece ananem yedi, kekin üstündeki süslerin hepsini kuzenime verdiler ve çocuk hayvanlaşarak şekerleri yedi, ben de kendi payımı yedim. Pek tatlı ve güzel bir kek olmamıştı, daha çok krebe benziyordu. Bir daha yapmam bunu dedim. Geri kalan 3 dilimi ertesi gün sütle hüplettim. Sütle bile gitmedi. Yeni yıl için kurduğum hayalleri düşündüm, o sırada haber kanalında Reina'daki patlamaya denk geldik, ben zaten dün gece öğrenmiştim ama yine yeni yeniden üzüldüm, yine de umutlandım çünkü eğer bir patlamada ölmezsem 2017'nin yarısını en sevdiğim ülkelerden birinde geçirme ihtimalim vardı. Umutlarıma tutundum çünkü başka çarem yoktu.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Ne ilk ne de sonuncu patlama

Batıdayız ama bunu pek anlayamıyoruz. Yaşlılar artık şaşırmıyor, gençler ise öfkeli. Televizyonu açıyoruz, Twitter’dan faydalanıyoruz. Kan arayışlarını retweetliyoruz, Facebook’ta Cumhuriyet’in sitesinden haber paylaşıyoruz. Sevdiklerimize bir şey olmayınca rahatlıyoruz ama ölüm haberleri gecikmiyor. Protesto etmek için hashtag’ler açıyoruz, meydanlarda toplanıp korkma sönmez söylüyoruz. Balkonlarımıza gazetelerden çıkan bayrakları asıyoruz. Bazen herkes gibi biz de bulaşık yıkıyor, çamaşır asıyoruz, dizilerle kendimizi hipnotize ediyoruz. Sıradanken eski devletin büyüğü, malikanenin güzeli, zengin adamın güzel gözdesi oluyoruz.  Ama her şey hala çok kırılgan. Bir gün patlama sesi bizi günlük hayatımızdan uyandırıyor. Pencerelerden sis ve korlar akıyor, korkuyoruz, yakınlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Yanlış yerde yanlış zamanda olmanın bedelini ödeyip ödemediklerini öğrenmeye çalışırken en kötü senaryoları aklımıza getiriyoruz. Sevgililerimize ulaşamıyoruz. Çocuklarımıza ulaşamıyoruz. Ailemize ulaşamıyoruz. Arkadaşlarımıza ulaşamıyoruz. Biz kendimizi çok farklı sanıyoruz ama doğuda da batıda da hayat, iki uçurumun ortasına konulmuş incecik bir ip ve biz cambaz değiliz.

9 Şubat 2016 Salı

Büyüklere Masal: Glück

Hayalperest bir insan olmama rağmen nefret ettiğim 14 Şubat'a beş kala şirin mi şirin bir aşk filmine denk geldim, ama şirin derken bir The Notebook şirinliği değil yani, çok daha 'sınırda' ve tarihten uzak bir hikaye. Gerçekliğe uzak ama bir o kadar da yakın. Entelliğe başladığımı kanıtladığıma göre 2012 yapımı Glück'ü neden sevdiğimi anlatmaya başlayabilirim.

Beni filmi izlemeye ilk iten şey, geçtiği yer yani kişisel ütopyam olan Berlin oldu, ikincisi ise oyuncuları. Filmin esas kızı Irina'yı oynayan Alba Rohrwacher ve esas oğlanımız, sokak meleği Kalle rolündeki Vinzenz Kiefer (evet yakışıklıydı hadi linç edin), bana çok inandırıcı geldiler ve filmlere dikkat etmem zor olmasına rağmen beni pek konuşulmayan bu filme bağladılar. Sessiz ama film için önemli olan sahneler boyunca sonrası nasıl gelecek diye bekledim, filmin konusuYeşilçam seviyesine çok kolay inebilecek olmasına rağmen savaştan kaçıp Berlin'de kaçak olarak seks işçiliği yapan Irina ve sokaklarda köpeği Byron'la yaşayan punk Kalle'nin hikayesi çok değişik bir şekilde tatlıya bağlandı, muhtemelen sadece filmlerde olabilecek bir şekilde, ama bazen buna da ihtiyacı oluyor insanın. Bir önceki film eleştirimde Mustang'den sözederken filmin gerçekçilikten uzak olmasından şikayet etmiştim, ancak gerçekçilikten uzak olmak Glück için bir sorun değil, bir avantaj olmuş.

Glück sert gerçeklerle masalsılığı birbirine karıştırmış, romantik bir film, sevmeniz için mantıklı kısmınızı bir süre kapatmanız gerekiyor ki bir insanın, zorunda kaldığında sevgilisi için bir adamı ekmek kesiciyle keseceğine inanabilin. Eğer malum gün için romantik ama alışılmışın dışında bir film arıyorsanız, seks işçisi kızla punk oğlanın salıncakta sallanıp restoranların saksılarından laleler koparmasını, ve ballı ekmek yerken eskiden yaşadıklarını anımsamalarını izleyin. 

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Mustang Eleştirisi

bu blog bundan sonra sadece film eleştirileri içerecek gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var
Fransa'nın Oscar adayı olduktan sonra Mustang'e bir bakayım dedim, ve açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar güzel, bu kadar gerçek bir konu yönetmenin bakış açısı tarafından harcandığı için hayal kırıklığına uğradım. Filmden önce okuduğum birkaç eleştiriyi önyargılı bulmuştum ancak film bu eleştirileri sonuna kadar hakediyor. Eğer siz de yönetmen Deniz Gamze Ergüven gibi doğduğunuz ama yaşamadığınız, sadece duyduklarınızdan yola çıkarak bir senaryo yazarsanız, Oscar adaylığına giden ilk filminiz samimiyetten uzak, absürd ve vermesi gereken etkiye zerre yaklaşamayan bir film olabilir. Benim gibi film hakkında yazılanları okumayı sevenler farkedecektir, Mustang'i Batılılar ne kadar sevdiyse Türk kültüründe büyümüş insanlar o kadar beğenmedi, çünkü film Türkiye'de Türk oyuncularla çekilmesine rağmen Türk kültüründen uzak (bu bölümden sonrası spoiler içeriyor).

Film küçücük bir Karadeniz köyünde geçiyor ve kızların en az 10 senedir bu köyde babaanneleri ve amcalarıyla yaşadıklarını varsaymamız gerekiyor. Ancak köyde yaşamaları gereken bu kızlar İstanbul Türkçesiyle konuşuyor, komşularına "x hanım", onlara silah doğrultan amcaya "napıyorsun ya" diyorlar, köye geleli sanki 5 gün olmuş gibi davranıp ilk sahnede erkeklerle yüzüyorlar. Ege köyünde yaşamış biri olarak söylüyorum, orada bile dinden ayrı olarak bir muhafazakarlık vardır, kızlar ve erkekler arasında gruplaşmalar olur belli bir yaştan sonra, ki köyleri bir kenara bırakın, ben ve şehirli arkadaşlarım ortaokulda Kuşadası'na gittiğimizde havuza girmemiştik, erkekler ve hoca (evet o da erkek) giriyor diye. Bunlar marifet değil, hayatımızdan silinmesi gereken şeyler, ancak 2010lar Türkiyesinde kadınların baskılanmasını anlatan bir filmde olması gereken şeyler. Filmdeki detay eksiklikleri benim gözümde devleşti, Lale'yi oynayan kızcağız dışında hiç kimsenin doğru düzgün oynayamamasını da ekleyince koskoca Oscar adayı film benim gözümde paçavraya döndü.

Yönetmenin amacı bir belgesel çekmek değil tabii ki ancak zorlama Gezi göndermeleri (tabii ki olacaktı,tutucu bir köy evi Gezi mesajsız olur mu!) ve yerinde bulduğum televizyon sahneleri (kadınların pür dikkat dizi izlemesi, erkeklerin maç izlemesi, Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarının arka planda duyulduğu sahneler) dışında filmin Türkiye'de çekildiğini hissettiren birşey yok. Zorla ev hanımı yapmaya çalışılan kızlardan biri de ben olmama rağmen film bana Nikaragua'da çekilmiş gibi duruyor, belki Türkiye'nin kırsalı da yönetmene Nikaragua kadar uzak olduğu içindir. Mustang'in başarısını ilk duyduğumda çok gururlanmış ve sevinmiştim, ancak filmi izledikten sonra çok üzüldüm çünkü film bu başarısını hak etmiyor, Fransız bakış açısıyla Türkiye'de, Türkçe film çekilmiyor, oryantalist ve yapay olunuyor.

Lale rolündeki Güneş Nezihe Şensoy'un hatrına 6\10. Umarım Oscar'ı hakeden bir film alır, bu turist balonu değil.